Haydi Gençler, Dernek Kurullarına!

Bahar Çotur

Hep özenmişimdir şirketlerde çalışan arkadaşlarıma: Bir masaları vardır, diledikleri gibi süslerler; çiçekler, resimler, biblolar… Sabah işe geldiklerinde masalarını nasıl bırakmışlarsa yine öyle bulurlar… Acaba bugün ofis sıcak mı olacak, soğuk mu endişesiyle kat kat giyinmezler, ne giyeceklerini bilirler… Şikayet edebilecek ya da sevinebilecek mevzuları vardır; terfi ettirilirler, ettirilmezler, takdir edilirler veya eleştirilirler… Tabii maaşları vardır; artar, artmaz, ama her ay hesaplarına yatacağını bilirler, bu ay nasıl olacak kaygısını bilmezler… Yemek fişleri, çipli kartları vardır… Bir kariyer planları vardır, on yıl sonra nerede olmak istediklerini ve oraya nasıl ulaşabileceklerini bilirler… Kendilerini her gün yeniden, yepyeni kişilere kanıtlamaları gerekmez; o gün kötü bir günleriyse, ertesi gün bunu telafi edebilirler ve kimse o kötü günü hatırlamaz. Projeleri, takım arkadaşları, rapor edecekleri üstleri, iş dağıtıp performanslarını izleyecekleri, koçluk yapabilecekleri astları vardır… Mutlaka gıcık oldukları birisi, onlara gıcık olan birisi (hatta bütün şirket), örnek aldıkları birisi, uzaktan uzağa hoşlandıkları birisi, ya da yemek sonrasında daima beraber kahve içtikleri birisi vardır… Şirketçe yenen kutlama yemekleri, çıkılan tatilleri, düzenlenen eğitimleri, verilen yıl sonu veya proje sonu partileri vardır… Vardır da vardır…

Anlayın işte, düpedüz kıskanırım! Daha doğrusu kıskanırDIM. 2004’te TKTD içinde Yönetim Kurulu’nda aktif olarak çalışmaya başladıktan sonra hayatım değişti. Abartmıyorum.

Dernek bana unutmaya yüz tuttuğum takım ruhunu hatırlattı.
Mesleğimiz, tabiatı gereği, çok bireysel bir iş. Tabii ki “kabin”in performansı önemlidir, orada da takım çalışması gereklidir; ama sonuçta, her koyun kendi bacağından asılır, sözü bizim için söylenmiş gibidir. Şan şöhret sizindir, iltifat, itibar sizindir; şikayet, iftira, eleştiri sizindir. İster istemez genç konferans tercümanı, aksinin önemine henüz vakıf olmadığından, daha eğitim yıllarında “kendini kurtarmaya” bakar; takım ruhunu, dayanışmayı unutur. Proje yoktur, tek tek işler, bireysel müşteriler vardır. Paylaşılacak görev yoktur; herkes kendi işini yapar, kabinden çıkarken takar sepeti koluna, gider kendi yoluna.

Oysa dernek içinde herhangi bir kurulda görev alınca, taze konferans tercümanı bir anda aslında okuldayken bildiği, ama işe başlayınca ekmek telaşından unutuverdiği takım çalışmasıyla yeniden karşılaşır. Ben de dernek sayesinde son dört yılda hayata geçirilen projelerde bu takım ruhunu oluşturan çok çeşitli becerileri edinmiş oldum: Görev paylaşmayı, tek ses olmayı, hep haklı olmamayı (itiraf ediyorum, çok zor!), rapor etmeyi, rapor almayı, hedef koyup o hedef için çalışmayı, planlamayı, kontrol etmeyi, eleştirmeyi ve eleştirilmeyi (bu da zor…), sadece iyi/kötü diye yargılamaktansa düzeltmek için fikir geliştirmeyi, fikrimi savunmayı, yanlışsam fikrimi geri çekmeyi, bana gelmiş maili okurken hafif bir “fırça” tadı alsam da alınmamayı, takım arkadaşlarıma destek çıkmayı, yardım kabul etmeyi, arkadaşlarımın performansını yüzlerine karşı övmeyi ve değerlendirmeyi, yol göstermeyi ve en önemlisi bir bütünün parçası olarak hareket etmeyi öğrendim. Dernekte PCO konferansı gibi bir etkinliğin altından takım ruhuyla nasıl kalkılabileceğini öğrendim.

Dernek sayesinde hiyerarşik düzeni tanıdım.
Serbest çalışan konferans tercümanları (bir sekretaryanın ortağı da olsanız, bir kurumda sözleşmeli çalışan bir eleman olmadığınız sürece) çok “demokratik” bir yapıda çalışır: Herkes eşittir. Eşit işe eşit ücret ödenir. Sizi farklılaştıran tek ölçüt deneyiminizdir, o da ancak size verilen (veya sizin almayı kabul ettiğiniz) işlerde kendini gösterir. Ben hiyerarşiyi hiç bilmezdim. Kurumsal bir yapıda verimliliği ne kadar artırdığını da… Bir sürece ne kadar katkıda bulunursanız bulunun, bir üstünüzün yapılan işi gözden geçirerek ona onay vermesi veya iyileştirme amaçlı değişiklikler önermesi, son sözü söylemesi, son noktayı koyması serbest konferans tercümanı olarak hiç tanımadığımız bir güven duygusu yaratıyor. Yalnız olmadığınızı biliyorsunuz. Birinin size gerek bilgisi, gerek sağduyusu, gerek deneyimiyle doğru yolu göstermeye çalıştığını görüyorsunuz. Dernekte üst’e duyulan bu güveni öğrendim.

Dernek sayesinde kendimi geliştirmenin önemini anladım.
Genelde konferans tercümanlığı mesleğinde iki üç yılını tamamlayanlar “oldum ben” yanılsamasına kapılır, bir rehavet çöker tercümanın üstüne. İlk günlerdeki gibi toplantı konularına coşkuyla çalışmaz olur, kabin arkadaşından bir şey kapabilmek, yeni bir şey öğrenmek için başlarda fiziksel olarak değişim geçirerek sivrilen kulaklar kıvrılıp düşüverir; daha deneyimli (veya deneyimsiz) kabin arkadaşının işaret ettiği hatalar önemsiz gelir. Bir toplantı konusu, bir dinleyici veya bir işveren dürtmedikçe bu rehavet konferans tercümanı için ölümcüldür. Ancak, ne yazık ki, bu tercümanın (özellikle de Türkçe-İngilizce gibi daha uzun yıllar yurt dışında kıymetli olacak bir dil kombinasyonuna sahipse) mesleki olarak kendini geliştirmesi için bir teşvik de yoktur ortada. Kariyer planlaması, yıllık değerlendirme, prim, terfi bilmeyiz (ama şirketlerde çalışan arkadaşlarımızda duyunca özeniriz!). Dernek kurullarında çalışmaya başlayınca bu farkındalık oluşuyor insanda. Oraya seçilmişseniz, sorumluluk üstlenmeye hazır olduğunuzu beyan etmişsiniz demektir. Üyeler de size bu yüzden güvenmiş, sizi o konuma getirmiştir. O halde sizin de bu güveni boş çıkarmamak, mesleğe henüz adımını atmış meslektaşlarınıza örnek olmak gibi önemli bir göreviniz vardır. Siz dil ekleyeceksiniz ki, gençler de size bakıp eklemeye çalışsın; siz akredite olacaksınız ki, akreditasyon sınavı için arkadaşlarınız motive olsun; siz işinizi (kabin adabından ticari ve etik kurallara, çeviri performansından müşteri ilişkilerine kadar geniş bir yelpazeden bahsediyorum) hakkıyla yapacaksınız ki mesleğin taze erbapları size bakarak yolunu çizebilsin; siz teknik standartları gözünüz kapalı bileceksiniz ki teknik standartlar eğitimini düzenleyen grupta olmanıza rağmen sonradan gülünç duruma düşmeyin. Dernekte, örnek olmak için kendimi geliştirmeyi öğrendim.

Dernekte mesleğe ve meslektaşlarıma, onların bizlerden önce göstermiş oldukları çabalara saygıyla, mesleğe katkıda bulunmaya çalışmanın tatminini tattım.

Dernekte ortak bir amaç için ticari çıkarları bir kenara atıp, omuz omuza mücadele etmeyi, karşılıksız çalışmayı, övgüyü ve yergiyi paylaşmayı öğrendim.

Dernek benim için ikinci bir okul oldu. Olmaya da devam ediyor.

2004’te TKTD içinde Yönetim Kurulu’nda aktif olarak çalışmaya başladıktan sonra hayatım değişti, dedim. Gördünüz, abartmamışım. Dernekte çalışmak benim için, özellikle genç arkadaşlarıma hararetle tavsiye edebileceğim çok zenginleştirici bir deneyim oldu. Bir mesleki amacım oldu; o amaç için birlikte çalıştığım meslektaşlarım, dostlarım oldu; yetkilerim, maddi manevi sorumluluklarım oldu; hatalarım, akıl hocalarım, değerlendirme seanslarım, kariyer planım oldu; bireysel endişelerimi solda sıfır bırakan kollektif endişelerim; bireysel mutluluklarımı aratmayan kollektif mutluluklarım oldu… Hem bizim de eğitimlerimiz, kutlama yemeklerimiz, partilerimiz var! Hani arkadaşlarımın ofisteki masalarına özeniyordum ya, belki bir gün dernek olarak şöyle şık bir masa ayarlar, evden gönlümüzce topladığımız aksesuarlarımızı kapıp masamızı süsleyerek başında sırayla otururuz…